Dininden eminsen, başkalarının tereddütü seni neden rahatsız ediyor?
İnanç, baskıyla değil; ahlakla, anlayışla ve güzel örneklikle yaşatılır.
Şaban Bozbal kaleminden
İnsan bazen karşısındakine bakıp şu soruyu sormak istiyor: Sen inancından bu kadar eminsen, başka bir insanın şüphe duyması, soru sorması ya da farklı düşünmesi seni neden bu kadar rahatsız ediyor?
İnanç, insanın kalbiyle kurduğu bir bağdır. Kimi insan inancını sorgulamadan yaşar, kimi sorular sorarak anlamaya çalışır, kimi de hayatının belli dönemlerinde tereddütler yaşar. İnsanların inanç yolculukları birbirinden farklı olabilir. Peki, bir başkasının farklı bir noktada durması neden bazı insanlarda öfkeye, suçlamaya ve hatta düşmanlığa dönüşür?
Gerçekten sağlam bir inanç, başkasının sorusundan korkar mı?
Eğer insan inandığı değerlerden eminse, neden bir başkasının sorusu karşısında savunmaya geçer? Neden her itirazı saldırı, her soruyu saygısızlık, her farklı düşünceyi düşmanlık olarak görür?
Oysa soru sormak her zaman inkâr etmek değildir. Tereddüt yaşamak her zaman reddetmek anlamına gelmez. Bir insanın anlamaya çalışması, onun kötü niyetli olduğunu göstermez. Bazen insan, inandığı şeyi daha iyi kavrayabilmek için sorar. Bazen gördüğü çelişkiler yüzünden düşünür. Bazen de kendisine anlatılanlarla yaşadığı hayat arasında bir mesafe gördüğü için cevap arar.
İşte tam da burada, inanç sahibi olduğunu söyleyen insanın tavrı önem kazanır.
Çünkü inanç yalnızca dilde söylenen sözlerden ibaret değildir. İnanç; insanın öfkesinde, merhametinde, adaletinde, kul hakkına yaklaşımında ve kendisi gibi düşünmeyen insanlara karşı gösterdiği tavırda da kendisini belli eder.
İnanç, başkasının düşüncesini kontrol etme yetkisi değildir
Ne yazık ki bazen din adına konuşan insanların, dini anlatmaktan çok insanları yargılamaya yöneldiğini görüyoruz. Kendisi gibi düşünmeyeni küçümseyen, kendisi gibi yaşamayanı aşağılayan, soru soranı susturmaya çalışan bir anlayışla karşılaşıyoruz.
Sanki dinin sahibi kendisiymiş, hakikatin anahtarı yalnızca kendi elindeymiş gibi davranıyor.
Bir başkası soru sorduğunda hemen hüküm veriyor. Bir başkası tereddüt ettiğinde onu suçluyor. Bir başkası farklı düşündüğünde onun niyetini sorguluyor.
Peki, insanın inancı kendisine güven vermiyorsa, başkasının sessiz kalmasını sağlayarak mı güç kazanacak?
Bir insanı susturmak, onun sorusunu ortadan kaldırmaz. Onu korkutmak, kalbindeki tereddüdü gidermez. Onu aşağılamak, hakikati daha anlaşılır hâle getirmez.
Tam tersine, bazen sertlik insanları düşünmekten vazgeçirmez; yalnızca sorularını dile getirmekten korkmalarına neden olur.
Unutulmamalıdır ki baskıyla elde edilen sessizlik, gönülden gelen bir kabul değildir.
Din anlatmak başka, insanları yargılamak başkadır
Bir insanın inandığı değerleri savunması elbette doğaldır. Herkes düşüncesini anlatabilir, inancını ifade edebilir, doğru bildiğini başkalarıyla paylaşabilir.
Ancak savunmakla dayatmak arasında büyük bir fark vardır.
Savunmak, düşünceni gerekçeleriyle anlatmaktır. Dayatmak ise karşındakinin düşünme hakkını elinden almaya çalışmaktır.
Anlatmak başka şeydir, korkutmak başka. İkna etmek başka şeydir, aşağılamak başka. Bir değeri sevdirmek başka şeydir, o değer üzerinden insanları birbirine düşürmek başka.
Eğer bir insan dinini anlatırken sürekli öfkeleniyor, insanları küçümsüyor ve kendisi gibi düşünmeyen herkesi düşman ilan ediyorsa, dönüp kendi üslubunu da sorgulaması gerekir.
Çünkü güzel bir düşünceyi kötü bir üslupla anlatmak, insanları o düşünceden uzaklaştırabilir.
Bir insanın kalbine ulaşmak istiyorsan önce onun insan olduğunu hatırlamalısın. Onun sorularını dinlemeli, kaygılarını anlamaya çalışmalı ve cevap veremediğin yerde öfkeye sığınmamalısın.
Her soruya hemen cevap verememek bir eksiklik değildir. Fakat her soruyu hakaret saymak, düşünceye kapıyı kapatmaktır.
Başkasının tereddüdü neden seni bu kadar korkutuyor?
Asıl mesele belki de tam burada başlıyor.
Başkalarının şüphelerinden rahatsız olan bazı insanlar, kendi inançlarının sorgulanmasından korkuyor olabilir. Çünkü bazen insan, başkasının sorusunu değil, o sorunun kendi içinde uyandırdığı düşünceleri bastırmaya çalışır.
Karşısındaki insanın sorduğu bir soru, yıllardır üzerinde düşünmediği bir meseleyi yeniden gündeme getirebilir. Bu durumda soruyu anlamaya çalışmak yerine soranı suçlamak daha kolay gelebilir.
Oysa insanın kendisine soru sorması da bir olgunluk göstergesidir.
Ben neye inanıyorum? Neden inanıyorum? İnandığım değerleri hayatıma ne kadar yansıtıyorum? İnsanlara davranışlarım, savunduğum ahlak anlayışıyla örtüşüyor mu?
Bunlar insanı küçülten sorular değil, insanın kendisini tanımasına yardımcı olabilecek sorulardır.
Elbette her tereddüt doğru bir düşünceye dayanmak zorunda değildir. Her iddia doğru, her eleştiri haklı değildir. Fakat yanlış bir düşünceye verilecek cevap da hakaret olmak zorunda değildir.
Bir fikrin yanlış olduğunu düşünüyorsan, onu gerekçelerinle açıklarsın. Bir iddiaya katılmıyorsan, neden katılmadığını anlatırsın. Karşındaki insanı aşağılamak yerine düşünceni ortaya koyarsın.
İşte olgunluk budur.
Dindarlık, insanlara üstünlük taslamak değildir
Bir insanın dindar olması, ona diğer insanları küçümseme hakkı vermez. İnancını güçlü yaşaması, kendisini başkalarından üstün görmesini gerektirmez.
İnsanları inançları üzerinden sınıflandırmak, kalplerini okumaya kalkmak ve kendisini herkesin üzerinde bir hakem gibi görmek, ciddi bir ahlak sorununa dönüşebilir.
Çünkü insanın dışarıdan görünen hâliyle iç dünyası her zaman aynı olmayabilir. Kimin ne yaşadığını, hangi sorularla mücadele ettiğini, hangi acılardan geçtiğini bütünüyle bilemeyiz.
Bu nedenle farklı düşünen bir insana yaklaşırken ölçümüz öfke değil, adalet olmalıdır.
Bir insanın inancını sorgulayabiliriz; fakat insanlık onurunu ayaklar altına alamayız. Bir düşünceye karşı çıkabiliriz; fakat sırf farklı düşünüyor diye bir insanı değersizleştiremeyiz.
İnanç sahibi olmak kadar, insan olmanın sorumluluğunu taşımak da önemlidir.
Üstelik insanlara sürekli din anlatıp kendi hayatında adaleti gözetmeyen, başkasına ahlak dersi verirken kul hakkını önemsemeyen, merhametten söz ederken insanları inciten bir tavır da ciddi bir çelişkidir.
Çünkü sözün etkisi, çoğu zaman davranışın gücüyle ölçülür.
İnsanlar bazen anlattığın dini değil, o dini anlattığını söyleyen kişinin davranışlarını görür.
Bu yüzden inancımızı başkalarına kabul ettirmeye çalışırken kendi davranışlarımızı da gözden geçirmeliyiz.
Hakikat, öfkeden daha güçlüdür
Bir insanın inandığı hakikate güvenmesiyle o hakikati başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışması aynı şey değildir.
Gerçek bir tartışmada sabır gerekir. Dinlemesini bilmek gerekir. Bazen susmak, bazen yeniden anlatmak, bazen de karşıdaki insanın düşünmesine fırsat vermek gerekir.
Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin. Herkesi kendi düşüncene ikna edemeyebilirsin. Her soruyu tek bir konuşmayla çözemeyebilirsin.
Bu, mutlaka başarısız olduğun anlamına gelmez.
İnsanların düşünceleri zamanla değişebilir. Bazen bir söz yıllar sonra anlam kazanır. Bazen iyi bir örnek, uzun bir tartışmadan daha etkili olur.
Fakat insanlara baskı kurarsan, onların iç dünyasını yönetebileceğini sanırsan, inancı bir korku aracına dönüştürürsen asıl anlatmak istediğin şeyin önüne kendi öfkeni koymuş olursun.
Bir insanın inanması da sorgulaması da düşünmesi de kendi iç dünyasıyla ilgili bir süreçtir. Başkalarının bu sürece eşlik etmesi mümkündür; fakat onları zorlamak, düşüncelerini kontrol etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım değildir.
İnanç, insanı daha merhametli, daha adaletli ve daha ölçülü olmaya yöneltiyorsa, bunun karşılığını önce insan ilişkilerinde görmemiz gerekir.
Peki, senin inancın insanlara ne söylüyor?
Şimdi bir an durup kendimize soralım.
Biz inancımızla insanlara huzur mu veriyoruz, korku mu salıyoruz?
Farklı düşünen insanları anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onları hemen suçlamayı mı seçiyoruz?
İnsanların sorularına cevap mı arıyoruz, yoksa soruların hiç sorulmamasını mı istiyoruz?
Adaleti savunurken kendimize de adil davranıyor muyuz? Merhameti anlatırken bizi eleştiren insanlara da merhamet gösterebiliyor muyuz?
Bu sorular yalnızca dinî konularda değil, hayatın her alanında önemlidir.
Çünkü insanın kendisini sorgulaması, başkasını susturmasından daha değerlidir.
Bir insanın inancına güvenmesi, onun her eleştiriyi kabul etmesi anlamına gelmez. Elbette yanlış bulduğu sözlere karşı çıkabilir. Elbette kendi değerlerini savunabilir. Fakat bunu yaparken karşısındaki insanın düşünme hakkını da gözetmelidir.
Saygı, yalnızca seninle aynı fikirde olanlara gösterildiğinde gerçek bir erdem olmaktan çıkar; bir tür karşılıklı onaya dönüşür.
Asıl sınav, seninle aynı düşünmeyen insanla karşılaştığında başlar.
Son söz: İnancını yaşa, insanı incitme
Dininden eminsen, başkasının tereddüdü seni neden bu kadar rahatsız ediyor?
Belki de asıl mesele başkasının neye inanıp inanmadığı değil, senin kendi inancını nasıl yaşadığındır.
İnancını yaşayabilirsin. Doğru bildiğini anlatabilirsin. Düşüncelerini savunabilirsin. Fakat başkasının aklını susturmayı, vicdanını baskı altına almayı ve farklılığını cezalandırmayı kendine görev edinemezsin.
Çünkü saygı, herkesin aynı düşünmesi değildir. Saygı, farklı düşüncelerin bir arada var olabilmesini sağlayan ahlaki bir olgunluktur.
Bir insanın tereddüdünü gidermek istiyorsan ona hakaret etme; dinle. Bir insanın sorusuna cevap vermek istiyorsan onu küçümseme; anlat. Bir insanın sana inanmasını istiyorsan önce kendi davranışlarınla güven ver.
Belki de hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Daha az öfke, daha çok anlayış; daha az yargılama, daha çok vicdan.
Bozbal der ki:
İnancın sağlamsa öfkene yenilme,
Farklı düşüneni düşman bilme.
Hakikati anlat, gönülleri incitme,
İnsan kazanmayı unutup da haklılıkla övünme.
Şaban Bozbal
Unutmayalım: Bir insanı susturmak kolaydır, anlamak zordur. Fakat gerçek olgunluk, insanları susturabildiğin yerde değil, farklılıklar karşısında bile saygını koruyabildiğin yerde başlar.
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
Yorum Yazın
SIRADAKİ HABERLER
Fon Ödemelerinde Sistem Nasıl İşliyor
13 saat önce
Milyarlarca Liralık Suç Varlığına El Konuldu
11.10.2026Şaban Bozbal YAZARININ DİĞER YAZILARI
Neden Okullar Hedefte??
Bir ülkenin geleceği okul sıralarında oturur.O sıraları korumak hepimizin görevi...
Enflasyon düştü mü!
Vatandaş artık sadece rakam istemiyor.Türk insanı ekonomiyi yaşayarak öğreniyor....
Fon Zirvesi Sona Erdi… Şimdi Ne Olacak?
“Ben piyasa riskini mi üstlendim, yoksa denetim eksikliğinin veya hukuka aykırı ...
MANEVİYAT KAYBOLURSA…
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:“Ben dünyaya ne kadar sahip oldum?” değil…“...
GURURLANMA PADİŞAHIM…
Ahmet Karaman
Adı konulmamış bir yazı
Ahmet Aytaç